20.3 C
Antalya
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Yazarlar Zübeyir Sarıkaya KOKUŞMUŞLUĞUN TRAVMASI

KOKUŞMUŞLUĞUN TRAVMASI

0
286

Bu bir kokuşmuşluk hikâyesidir. Öyle dış güçlerin, komploların arkasına saklanarak açıklanabilecek bir durum değil; bu, doğrudan doğruya içeriden çürüyen bir toplumun hikâyesidir. Çünkü artık mesele hırsızlık değil mesele, hırsızlığı savunan bir zihniyetin Manavgat’a yerleşmiş olmasıdır.
Bugün Manavgat’taki en büyük felaket, insanların soyulması değil; buna alışılmış olmasıdır. Daha da kötüsü, buna taraf olunmasıdır. Artık “çalıyor mu?” diye sormuyoruz. “Bizden mi, bizim cenahtan mı, bizim köyden mi…” diye soruyoruz. Ve eğer “bizdense”, yapılan her şeyi sineye çekiyoruz. İşte asıl felaket tamda burada başlıyor. Çünkü o andan itibaren ahlak ölüyor, hukuk anlamını yitiriyor ve vicdan sessizliğe gömülüp kayboluyor.
Hırsızı savunmak, sadece bir yanlışı aklamak değildir; kendi geleceğini ateşe atmaktır. Ama biz bunu yapıyoruz. Hırsızlık, yolsuzluk, adaletsizlik… Hepsi gözümüzün önünde gerçekleşiyor ve biz hâlâ taraf tutma derdindeyiz. Sanki mesele adalet değil de bir takım tutar gibi taraf seçmekmiş gibi.
Acı olanı şu: düzen sadece çalanlarla değil, susanlarla ayakta duruyor. Çünkü sessizlik, bu kirli düzenin en büyük güvencesidir. İnsanlar konuşmadıkça, itiraz etmedikçe, hesap sormadıkça; bu çürümüş yapı daha da kök salıyor. Ve biz buna “alışmak” diyoruz. Oysa bunun adı alışmak değil—çöküşe teslim olmaktır.
Korku mu? Evet, var. Çıkar mı? O da var. Ama bunların hiçbiri bu tabloyu masumlaştırmaz. Çünkü herkes biliyor: bu yapılanlar dinen de yanlış, ahlaken de yanlış, hukuken de suç. Buna rağmen susuluyorsa, burada artık cehaletten değil, bilinçli bir kabullenişten söz edilir.
Bir toplum düşünün ki, şehrini değil hırsızını savunuyor. Geleceğini değil, onu çalanları koruyor. Bu, akıl tutulması değilse nedir? Bu, toplumsal bir cinnet hâli değilse nedir? Çünkü normal olan, yanlışa karşı çıkmaktır. Anormal olan ise yanlışı savunmaktır. Ve biz, ne yazık ki anormal olanı normalleştirdik.
Adaletin ve hukukun olmadığı yerde güven olmaz. Bunlar olmadan da toplum olmaz. İşte o noktada artık “ülke” dediğimiz şey, sadece coğrafyadan ibaret olur.
Daha ne kadar susacağız? Daha ne kadar “bizden” diyerek yanlışı savunacağız? Çünkü bu sorulara dürüst bir cevap verilmediği sürece, bu çürüme devam edecek.
Ve unutulmamalıdır ki bir toplum, hırsızlardan çok; hırsızları savunanlar yüzünden çöker.