Bir zamanlar bir dava vardı. Sadece bir siyasi hareket değil; bir umut, bir inanç, bir adalet arayışıydı. 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, milyonlarca insan için sıradan bir parti değil, bir medeniyet yürüyüşünün başlangıcıydı. O günlerde bu hareketin içinde yer alanlar için siyaset, çıkar değil, anlam meselesiydi.
Bu hikâyenin merkezinde güçlü bir lider olarak görülen Recep Tayyip Erdoğan, denge unsuru olarak Abdullah Gül ve vicdanı temsil eden Bülent Arınç vardı. Bu üçlü ve onların etrafındaki kadrolar, istişare kültürüyle hareket eden, farklı seslere alan açan bir anlayışı temsil ediyordu. Siyaset, o dönemde kibir değil tevazu üretiyordu.
Başörtüsü yasağının kaldırılması gibi adımlar, sadece bir reform değil, bir toplumsal travmanın onarılmasıydı. Ekonomideki toparlanma, halkın devlete olan güvenini yeniden inşa ediyordu. Belki herkes zenginleşmemişti ama insanlar ilk defa geleceğe umutla bakıyordu.
Ancak zamanla bu hikâyenin yönü değişti.
Parti büyüdükçe, onu taşıyan ruh küçüldü. Mahallelerin, küçük esnafın, sade insanların omuzlarında yükselen yapı; giderek sermaye çevrelerinin etkisine açıldı. Bu değişim sadece kadrolarda değil, zihniyette de hissedildi. İstişare yerini itaate, çoğulculuk yerini tek sesliliğe bıraktı.
Recep Tayyip Erdoğan, “eşitler arasında birinci” konumundan uzaklaşıp tartışılmaz bir otoriteye dönüştükçe, parti içindeki denge mekanizmaları birer birer ortadan kalktı. Kurucu isimlerin ayrılması tesadüf değildi; bu, bir zihniyet dönüşümünün sonucuydu.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte bu dönüşüm kurumsallaştı. Güç tek merkezde toplandı. Ancak bu güç yoğunlaşması, beklenen istikrarı değil; aksine kırılganlığı beraberinde getirdi. Gayriresmî ittifaklar, ilkesel duruşun önüne geçti.
Ekonomi ise bu değişimin en görünür sonucu oldu. Artan enflasyon, derinleşen işsizlik ve hayat pahalılığı; toplumun geniş kesimlerini zorlamaya başladı. Bir zamanlar “gönülleri doyuran” hareket, artık insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir dönemin parçası haline geldi.
Daha da önemlisi, belki de en büyük kayıp, insan sermayesinin tükenişi oldu. İnanan, çalışan, fedakârlık yapan kadrolar ya sistemin dışına itildi ya da sessizliğe gömüldü. Yerlerine ise çoğu zaman sadakatle seçilmiş ama liyakat açısından tartışmalı isimler geldi.
Bugün gelinen noktada ortaya çıkan tablo, sadece bir siyasi partinin değişimi değil; bir idealin aşınmasıdır.
Bir zamanlar dünyaya adalet götürme iddiasında olan bir hareketin, kendi içinde adalet tartışmalarıyla anılması derin bir çelişkidir. Mazlum coğrafyalara umut olma hayali kuranların, kendi toplumunda artan eşitsizlikleri açıklamakta zorlanması ise daha büyük bir kırılmadır.
Bu yüzden yaşanan hayal kırıklığı basit bir siyasi memnuniyetsizlik değildir. Bu, bir inancın sarsılmasıdır.
Ve belki de en acı gerçek şudur: bir dava en çok kendi içindeki değerleri kaybettiğinde yenilir.






