Alman Yazar George Büchner, “Danton’un Ölümü” eserinde Fransız İhtilali sürecinde yaşanılan sonu betimlemek için “İhtilal Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer” demişti. Gerçekten de öyledir. Her ihtilalde ihtilali yapanlar kısa bir süre sonra yaşanılan fikir ayrılıklarından sonra birbirlerini giyotinde tasfiye ederler. Çünkü ihtilallerden sonra kriz ve düzen arayışı hiç bitmez.
Türk siyasi hayatından da tanıdığımız yukarıdaki alıntı aslında kabuk değiştirerek Manavgat’ta 17 yıldır yaşanmakta. Türk yerel yönetimlerinin 1960’lardan sonra başlattığı partizanlık ve bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkan işten çıkarmalar maalesef bir olguya dönüşmüştür. AK Parti gibi liberal, CHP gibi sol partilerin birbirlerinden devraldıkları yerel yönetimlerde kendi iktidarlarında işe yerleştirmedikleri emekçileri işten çıkarmalarını çokça duyduk ve gördük. Zaten yerel yönetimlerin Türkiye’deki en zayıf noktası olan partizanlık tam olarak burada karşımıza çıkıyor. Ne var ki Manavgat’ta yaşananlar partizanlığı da aşarak yereldeki parti içinden çıkan lider ve kliğine yani yerel lider hiziplerine bağımlılığa dönüşmüştür. Kısacası Manavgat’ta partiler erirken onların yerine yerel liderler, adaylar, başkanlar partilerin yerini almaya başladığı açıkça görülmektedir.
Partizanlığın ve onun üst bir türevi olan hiziplerin güçlü olduğu parti idarelerinde, ehliyetin ve liyakatin olmayacağı aşikardır. Manavgat’ta partinin veya onun içindeki liderin yükselişinden ikbal bekleyen çevrelerin seçim döneminde parti veya lider saydığı başkan adayına bir nevi sadakat ilanı kabul edilen “seçim sonuna kadar maddi bedel almadan yürütülen karşılıksız çalışmalar” partizanlığa kabulün veya gerçekleşecek olan ganimet paylaşımına katılmanın ön şartı olduğu açıktır. Aslında bu adı konulmamış parti ve kent içi diktatörlüğün de başlangıcıdır desek yeridir.
Seçimle gelen parti veya partinin de üzerinde olan yerel liderler ve destekçileri, belediye bürokrasisi ve emekçileri üzerindeki kontrolü mutlaklaştırmak istediği için seçim döneminde kendi adına çalışanları veya onların kendi yerlerine önerdikleri kişileri eskilerine göre daha güvenilir görmelerinden dolayı belediyelerde istihdam etme yoluna giderler. Nasıl ki diktatörler Roma’da gladyatör dövüşleri düzenleyip halka ekmek dağıttıysa veya modern dönemlerde Franco’nun, Peron’un yaptığı gibi futbolla muhayyel bir dünya oluşturulduysa Manavgat’ta da seçilmiş yerel diktatör adayları “kamu eliyle istihdam” adıyla belediye personeli sıfatı verdiği partizanlarına maaş bağlar, aynı işe beş kişiyi görevlendirir! Bunu yaparken de aynı partiden devraldığı kadrolar varsa onlarında sadakatini satın almayı ihmal etmez! Aynı Osmanlı Sultanlarının, kullarının sadakatini sağlamak için “Kapıkulu Ocaklarına cülus bahşişi” dağıtıp ulufelerine terakki yapması gibi. Kısacası günümüzün argo jargonuyla maaşlara “bol kepçeden” zam yapılır, ikramiyeler havada uçuşur! Maaş ve zam nasılsa kendi cebinden değil “tebaa” yani “sürü” olarak gördükleri Manavgat’ın gariban vergi mükelleflerinden topladıklarıyla veya İller Bankası tahsisatıyla ödenir. Sonrada Atatürk heykeli yapılarak Kemalist olduklarını kanıtlamaya çalışırlar, törenlerde ona saygı duruşunda bulunmayı da ihmal etmezler. Halbuki şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi ilkelerden bihaber bu zihniyet daha Atatürk İhtilalinin “Tebaadan Türk Halkına” geçiş anlamı taşıdığından bile habersizler. Cumhuriyet idaresinin tarihin çöplüğüne attığı kendini elit zanneden bu feodalizmin ve asabiyet anlayışının artığı olan zümrenin “Türk Halkından Manavgat Tebaasına Dönüşüm” anlamına gelen politik duruşları buram buram derebeylik kokan Ortaçağ karanlığına yönelimden başka bir şey değildir. Sadece onlar mı tabi ki de hayır! Onları destekleyen sermaye de aynı suçun işbirlikçisidir! Neyse ki az da olsa bir kısmı yargılanıyor!
Bu tabloda “Partizanlığa” terfi eden veya yerel lidere bağlı hizip mensupları halinden memnundur. Büyük çoğunluğu ehliyet ve liyakate dayalı olmayan, kriterinin ne olduğu anlaşılamayan alımlarla iş sahibi olmuştur. Bunu kendini ispatlayan bir partizan veya lidere sadakat gösteren biri olarak başarmıştır, iş onun hakkıdır, partisi veya yerel lideri varlığını koruduğu sürece kimse ona müdahale edemez. Çünkü partizanlıktan kaynaklı bağışıklığa hatta sorumsuzluğa sahiptir!
Kadim ve kerim olan devlet geleneklerine aykırı olan bu paçoz ve batıla dayalı perspektif içerisinde bir devletin ve toplumun sağlıklı işlemesi mümkün müdür? Ya da şöyle soralım: Manavgat’ta yaşanmış ve gelecekte de yaşanacağı kesin olan bu tablo Manavgat için fetret dönemi değil midir?
Eskiden partizanlar, partilerinin iktidara gelmesi için her şeyini partiye özgüleyen insanı tanımlardı. Yani partiyi yaşatan, onu besleyendi. Günümüzde ise kişisel yetersizlikleri nedeniyle bir baltaya sap olamamış insanların çıkar için her türlü hak ve hukuku çiğneyen, ehliyeti, liyakati terk eden ve daha da önemlisi vicdanı unutan bir partiye mensup ayak takımını ifade eder oldu.
Cumhuriyetçilik iddiasındaki Manavgat’ın yerel siyasi bir lideri 15 yıl kendisine biat edenleri işe aldı, aynı partiden gelen devrimci olduğunu söyleyen başka bir lideri ise yeni bir hizip kurarak sadakat istedi. Sağlayamayınca giyotini devreye soktu. Önce tepe idareciler sonra eskinin var ettiği ne varsa! Yeni partizanlar içeri alındı eski hizip mensupları veya gözden düşen partizanlar tamamen tasfiye edilmeye çalışıldı, edilemeyene de mobingle, dedikoduyla, sürgünle baş eğdirildi. Yeni hizip tasfiyede arşı alaya çıkmak için radikalleşince kendisi de tasfiye edildi. Aynı ihtilal Fransa’sındaki Jakobenlerden Robespierre’in Danton’u giyotine göndermesi gibi.
Ne bekliyorduk ki? Giyotin eğer oradaysa kullanılması da şarttır! Ne de olsa pek çok partide lider değişimi bile bir devrimdir ve devrim kendi çocuklarını yemelidir! Klikler, hizipler ve partizanlar çoktan parti tüzel kişiliğinin savunduğu değerleri yitirmiş. İşler şahsileşmiş, şuur rafa kalkmış, parti sadece kişisel hırslara ulaşmada bir kalkana dönüşmüş. Bu ortamda “Manavgat’ın İradesi”, “Milli İrade” lakırdıları bile madrabazlık, yolsuzluk kaynaklı tutuklamaların oluşturduğu mahcubiyeti savuşturma da Manavgat Adliyesi önünde vekiller tarafından faş edilen slogan haline getirildi.
Manavgat “Küçük Padişahın” aristokratlığından neşet eden 15 yıllık “Zorba Feodal Diktatörlüğü” ve devrimcilikten türeyen “Özgürlüğün Diktatörlüğünü” 1,5 yılda tecrübe etti. Şimdide sıra “Konvansiyonel Diktatörlüğü” yaşamaya geldi. Yani her seferinde aynı hikâye: “Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk.” AK Parti’yi ve onun liderini diktatörlükle suçlayanların diktatörlüğü. Manavgat için ne kadar da trajik bir tablo.
Son iki ayda yaşananlar bizlere CHP Manavgat İlçe Başkanlığı ile CHP’li Manavgat Belediye Başkanlığı pek çoğunun CHP üyesi olan işçileri yani partizan olan eski yol arkadaşlarına karşı 17 yılda hiç olmadığı kadar uzlaşı içerisinde olduklarını gösterdi. CHP İlçe Başkanlığının Belediyedeki pek çok partizanının işten çıkarılma ya da ikramiye, maaş zammı gibi haklarının askıya alınma süreciyle ilgili bir açıklama yapmaması zımnen de olsa Manavgat Belediyesinin giyotin siyasetini tasdiklediğini gösterir. İlçe Başkanlığı ile yeni belediye yönetimi emekçi haklarının kısıtlanması, işçilerin işten çıkarılmasını sağlayacak giyotini kullanma da uzlaşı halinde oldukları açıktır. “Ya zam ve ikramiyelerden vaz geç ya da işten çık!” Sol devrimciliğin ön kabulü olan iş, aş ve adalet kavramları rafa kalkmış görünüyor. Nitekim Manavgat Köprüsü üzerinde nehir taşkınına karşı nöbet tutmasından olsa gerek “Devrimci(?)” vekilimiz Aliye Coşar konuyla ilgili sessiz! CHP aslında bu duruma çokta üzülmemeli. Nitekim AK Parti’de adaleti ve kalkınmayı rafa kaldırmış durumda. Yani ortam herkesin bildiği gibi her şey tozlu raflarda, herkes aynı.
CHP’nin Manavgat’ta alenen kurduğu giyotini bu seferde “Konvansiyon Diktatörlüğün” elinde. Ama buna kimse aldırmasın, bahar ve yaz aylarında verilecek konserler, düzenlenecek festivaller ve belki de Manavgat Belediyespor’un bir üst lige çıkmasıyla emin olun ki giyotinden geçirilecek partizanların ve ailelerinin hızlı bir şekilde unutulması sağlanacaktır. Hatta eskinin partizanları da bunu unutacaktır ve tüm Manavgat “Konvansiyonel Diktatörlüğü”, Demokratik, Çoğulcu Cumhuriyetin faziletleri, Halkçı Belediyeciliğin nimetleri ve Sosyal Devlet aldatmacasıyla sürdürülmesini izlemeye devam edecektir. Bunu tahkim edecek çok sayıda her devrin adamı olan yayıncı ve gazeteci hatta uydulaşmaya hazır menfaat şebekelerinden kurulu siyasi organizasyonlar, meslek odası, STK’da var. İçlerinden biri öbürü iki şiir yazar, bir gülücük verir, üç beş havalı pankart hazırlar, belki biraz bize küfreder olur biter. Alın size klasik çürümüş toplum ve temsilcilerinden bir demet. Olan yine sessiz çoğunluğu oluşturan ekmek ve kira derdindeki gariban Manavgatlıya olacak. Allah cümlemize merhamet etsin ve bizleri bu adamlarla haşr eylemesin. Biz sizden değiliz.
Son cümle olarak şunu da söylemeliyiz ki bu yaşananların en olumlu tarafı giyotini bekleyenlerin büyük çoğunluğunun partizan olmasının verdiği gönül rahatlığının Manavgat’ta yaşayan sessiz çoğunluğa hakim olmasıdır. Manavgat’ın mahşeri vicdan suskundur çünkü giyotin ehliyet ve liyakate dayanılarak işe alınan bu milletin öz evlatlarına yönelik uygulanmayacağı anlaşılmıştır.
Bu arada yazıdaki CHP yerine AK Parti’yi; Manavgat yerine de AK Partinin yönettiği herhangi bir belediyenin adını yazın. Acaba çok bir şey değişir mi? Kalın sağlıcakla.






