19.3 C
Antalya
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Ana Sayfa Yazarlar Ömer Kaçmaz NECMETTİN ERBAKAN’I TERK EDERKEN DÜŞÜNECEKTİNİZ!

NECMETTİN ERBAKAN’I TERK EDERKEN DÜŞÜNECEKTİNİZ!

0
61

Türk siyasi hayatının en çetrefilli konu başlığı belki de tarikat, cemaat, siyaset dengesi ve ilişkisidir. Pek çok parti, dini yapıları siyaseten eleştirip onlarla görünmemeye özen gösterse de kapalı kapılar ardında her zaman oy pazarlığı yaptıkları bilinen bir gerçektir. Örneğin kendisini Türkiye’de ki laik düzenin teminatı olarak gören CHP bile Manavgat’taki pek çok yerel seçimde Süleymancılarla oy pazarlığına oturmuş ve anlaşmaya varmayı da bilmiştir. CHP’nin tarikat ve cemaatlerle pazarlık yapması kulağı ne kadar tırmalıyorsa, AK Parti’nin de bu gruplarca desteklenmesi insana o kadar da olağan geliyor gibi.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla beraber yeraltına inen pek çok tarikat zaman içerisinde Osmanlı tarzı yasal bir dayanağa sahip olmadan çok partili dönemden itibaren yeniden gün yüzüne çıkıp ekonomik ve toplumsal bir güçle siyasette görünür oldu. Bu süreçte belki de en ilginç olan meşrutiyetin ve cumhuriyetin demokratik teamüllerinden etkilenerek istişareyle karar aldığını ileri süren devamında da “biz tarikat değiliz” cümlesini kurabilen cemaatlerin ortaya çıkmasıdır. Cumhuriyet döneminde yeni dini gruplar ortaya çıkarken toprağın altına çekilenler ise vakıflar ve dernekler üzerinden siyasal hayatta gayrı resmi olsa da statü elde etmeyi başardılar.  Elbette ki bunda dini grupların beklentileri etkili oldu. Mesela bu gruplardan bazıları kendi varlığına karışılmaması ve bu yönelik güvence verilmesi karşılığında siyaset kurumuyla iş birliğine rahatlıkla gidebildi. Bazı oluşumlar mali gücünü koruma ve bu gücü daha da geliştirerek “Allah rızası için anonim şirket” kurma adına siyasete dahil olmayı tercih etti. FETÖ örneğinde olduğu gibi bir kısmı ise istihbarat oyunlarına dalarak devleti ve hükümeti ele geçirmeyi arzuladı. Bir bölümü ise devleti Osmanlı tarzı İslami bir yapıya kavuşturmak için yola çıktı. İçlerinden küçük bir grup ise Cumhuriyetin ilk yıllarındaki katı laikçilik anlayışının bir daha hortlamaması adına bu sürece dahil olurken, daha dengeli ve ılımlı bir devlet ideolojisinin inşasını hatta Türk Devletini, dindarlarla barıştırmak istedi.

Özellikle 1960’lardan itibaren çetin mücadeleler vermiş, köklü bir tabanı olan ve daha da önemlisi tarihsel bir arka plana sahip bazı dini gruplar o günkü siyasi partiler ve sistem içerisinde Türkiye’nin öngörülemeyen bir yöne doğru ilerlediği kanaatine vardı. Türkiye’nin kaybolmaya başlamasından endişe duyan bazı dini gruplar istikbal vadeden iyi eğitimli genç kadroları destekleyerek onları siyaset sahnesine açıktan yönlendirdiler. Bunda 1960 darbesi sonrası başlayan siyasal istikrarsızlığın getirdiği kaos ve yeni cunta ihtimallerinin güçlenmesi, soğuk savaşın oluşturduğu siyasi atmosfer, Talat Aydemir gibi çılgınların darbe teşebbüsleri, ulusalcı sosyalizmin ordu içerisinde taraftar bulması, bazı Kemalist kadroların sosyalist yorumları devletin içine taşımak istemesi, Komünist grupların hem güçlenmesi hem de çoğalması, gençlik gruplarının sokaklardaki hizipleşmesi doğrudan etkili oldu.

Ne var ki bu gruplar aynı Adalet Partisine yaptıkları gibi farklı nedenlerden dolayı destekledikleri Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinden desteklerini birer birer çektiler. Hatta bununla da yetinilmeyerek bazıları merhum Necmettin Erbakan’a cephe aldı. Bilhassa MSP-CHP Koalisyonu döneminde. Hem de bu koalisyon döneminde Necmettin Erbakan’ın aldığı inisiyatifle Kıbrıs’ta akan Müslüman Türk kanının durdurulmuş olmasına rağmen. Cumhuriyet devrinin tek gaza ve cihat hareketi olan Kıbrıs Harekâtı bile merhum Necmettin Erbakan’a ve MSP’ye olan ihaneti durdurmaya yetmemiştir. İşte o gün bazı cemaat ve tarikatların “hakkı hakim kılma” anlayışından ziyade kendilerini Necmettin Erbakan üzerinden iktidar odağı haline getirmeyi amaçlamalarından dolayı Milli Görüşe destek verdikleri anlaşılıyordu. Ama sağlam kayaya çarptılar. Davayı ve siyasal şuuru merhum Necmettin Erbakan’a ve Milli Görüşe karşı iktidar mücadelesine indirgeyenler Türk toplumunu ne gaza ve cihat noktasında militarize edebildi ne de iyiliği, güzel ahlakı topluma yerleştirebildi. Pek çok dini grubun Milli Görüş hareketini kendi hiyerarşisi altına almasının mümkün olmadığını anlaması ve Millî Görüşçülerinde bu yapıların samimiyet sorunu yaşadığını görmesi iki tarafında birbirlerine mesafe koymasına ortam hazırladı. Bu gruplardan bir kısmı MSP’nin altını oyarken seçimlerde de MSP’ye oy verilmemesi için ellerinden geleni yaptılar. 1980 darbesinden kısa bir süre önce İstanbul merkezli bir Nakşi liderin Necmettin Erbakan’a siyasetten çekilmesini, partisini kapatmasını tavsiye etmesi ise işin geldiği noktayı bize göstermesi bakımından önemli bir örnektir.

1980 sonrası Refah Partisi’nin kurulması, partinin hızlı bir şekilde destekçi kitlesini artırması kısa süreliğine de olsa İstanbul merkezli bazı cemaat ve tarikatların yeniden Millî Görüş hareketine yönelmiş gibi görünmesine neden oldu. Ne var ki tarafların devlete bakış ve kontrol yöntemleri arasında ki ciddi farklılıklar karşılıklı iyi niyeti istikrarsızlaştırmıştır. Milli Görüş, vahyin aydınlattığı akılla sünnetullaha dayalı Selçuklu-Osmanlı mirasını örnek alan, görev sorumluluk bilinciyle mekanik örgütlenmeyi benimsemiş, kendini batılla mücadele eden bir taraf olarak tanımlamış, muvazeneyi ret etmiş, aşkın devleti savunmuş yapılandırmacı bir hareketti. Kendisini her fırsatta terk etmeye hazır grupların pek çoğunda ise tüm organizasyonlarla barış içinde yaşamayı tercih eden, ilkeleri çıkarlarına göre esnetebilen, maslahatı benimseyen, gücü aile içinde tutan, baba-damat-oğul-yeğen-torun hiyerarşisini hanedana eviren anlayışlar hakimdi.

En nihayetinde Millî Görüş Hareketi, temeli itibariyle hem devleti hem de toplumu dönüştürmeye çalışan, cihanşümul bir devlet konteksi için kalkınmacı revizyonist bir hareketti. Dolayısıyla da bazı dini gruplar Millî Görüş düzeninde ne güçlü bir ekonomik yapıya ne de devlet içinde örgütlenebilecek bir alana sahip olabilirlerdi. Devlet içinde yetkili kurumlar ve yöneticiler dışında hiçbir güç odağını tanımayan Milli Görüş Hareketinin elbette ki birbirinden taraftar, post, güç ya da nüfuz kapma yarışı halinde olan bazı dini gruplar tarafından kabul edilmesi beklenemezdi. Nitekim Refah Partisi’nin DYP ile olan koalisyonunun sona ermesine yakın tarihlerde Refah Partisinden desteklerini çeken bu gruplar Refah ve Fazilet Partilerinin kapatılmasıyla hareketi tamamen terk ederek o zaman ki adıyla “Yenilikçiler” sonrasında ise AK Parti’ye dönüşecek olan oluşum etrafında kümelenerek son 25 yılın Türkiye’sine damga vurdular.

AK Parti’nin katılımcılığı esas alan çoğulcu söylemleri özellikle de “Millî Görüş Gömleğini” çıkardığını belirten açıklamaları, dini grupları STK olarak gördüklerini ilan etmesi bu grupların bazılarını AK Parti neferine dönüştürdü. Nitekim AK Parti’nin sözünü tutarak bu gruplara alan açması bağımlılık ilişkisini istikrarlı hale getirdi. Sonuç olarak ortaya hem ekonomide hem idarede hem de siyasette kadrolaşan, büyüyen vakıflar, dernekler, platformlar çıktı.

Önce ahlak ve maneviyat demenin neticesi ehliyet ve liyakat unutuldu sonrasında partizanlık aldı başını gitti. Faiz sisteminin hayatın her alanına sirayet etmesi, toplumsal değer yargılarının erimesi, uyuşturucunun, zinanın, dolandırıcılığın yaygınlaşmasına karşı birkaç dini grup hariç AK Parti’yi destekleyenlerin hiçbirinden ne eleştiri geldi ne de çağrı da bulunuldu.

Bahsettiğimiz bu olay ve olguları neden anlatıyorum? Malum birkaç hafta öncesinde İstanbul merkezli güçlü bir dini, ekonomik ve sosyal yapılanma AK Parti’ye bir dizi eleştiride, onların ifadesiyle ikazda bulundu. Bulundular bulunmasına da bu vakıfçılara sormak lazım “23 yıldır her şey güllük gülistanlıktı da fon skandalı patlak verince, çocuklar okullarda kendileri gibi öğrenci olanlarca öldürülünce mi aklınız başınıza geldi?” İktidara eleştiri getiren bu yapılanma eleştirdikleri başlıkların önemli bir kısmının 25 senedir katlanarak artığını acaba hiç fark etmedi mi? Her seçimde veya referandum da AK Parti’yi desteklerken eleştirdikleri konuların yaşanmakta olduğunu görmediler mi? Gözlerinin önünde ülkede bir çürüme yaşanırken kendi şirketleri, marketleri, müntesipleri güçlenirken bu grubun şimdi kalkıp “emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker” ayetinin gereğini yaptıklarını söylemesi olsa olsa kendilerinin içine düştükleri fırsatçılık hastalığıyla ilgili olabilir. Kısacası çağrıyı yapan vakfın vicdanı, 25 yıldır yolcusu oldukları AK Parti gemisinin su almasıyla dile geldi!

İkazı ve çağrıyı yapan vakıf şüphesiz ki kurumsal tecrübeye sahiptir. Bu ve benzeri gruplar faiz sistemine, Siyonizm’e, ırkçı emperyalizme savaş açan ve daha da önemlisi Türkiye’nin genetik kotlarıyla yeniden barışması gerektiğini ifade eden Milli Görüş Hareketini onun lideri merhum Necmettin Erbakan’ı terk ettiklerinde Türkiye’nin bugünkü hale geleceğini acaba ön göremediler mi? Necmettin Erbakan ve Millî Görüşçüler AK Parti’ye eleştiri getiren vakfın ve yaslandığı cemaatin yaptığı ikazı, 25 yıldır katmerli bir şekilde seslendirirken bu ve benzeri oluşumlar Milli Görüşçüleri ne gördüler ne de duydular! Daha da vahimi Milli Görüşçülerin eleştirilerinden dolayı iktidar cenahından Saadet Partililere her türlü iftira atılırken, karalama yapılırken herhangi bir vicdani çıkışta bile bulunmadılar!

Vakfın bugün yaptığı ikaz 2003’den Necmettin Erbakan Hoca’nın vefat ettiği 2011 yılına kadar her gün bizatihi Necmettin Erbakan tarafından ifade edilirken vefatından sonra ise Genel Başkanlığını da yaptığı Saadet Partisi teşkilatlarınca söylenmeye devam etti. Bu nokta da şu soruyu eleştiriyi yapan vakfa sormak gerekir: “Sizler Saadet Partisinden, merhum Necmettin Erbakan’dan gelen ikazları dinlemezken AK Parti neden sizin ikazlarınızı dinlesin?” Mesele iktidara 25 yılda bir kerecik yaptığınız ikaz ve çağrı mıdır yoksa bizlere yüklenmiş sorumlulukların gereklerini rant ve çıkardan dolayı yapmamanız mıdır?

İkaz yapan vakıf ve yaslandığı oluşum bugün ülkenin geldiği kaygı verici durumdan doğrudan sorumludur. Yaptıkları ikaz ve çağrı kanaatimizce sorumluluktan kaçma hamlesinden başka bir şey de değildir. Çağrı yapan nice kurum bugünkü durumun ortaya çıkacağını Necmettin Erbakan’ı terk ettikleri gün ön görmeliydiler. Milli Görüş gömleğini çıkararak, güç, iktidar ve ikbal için hareket edenlerin yanında saf tutmadan önce herkesin her şeyi düşünmesi gerekiyordu. Yapılan tercihler batılın güçlenmesiyle sonuçlanırken memleketteki iyiliği, güzeli, kardeşliği, düzeni zayıflatmıştır. Sanırım bu günah herkese yeter! Kalın sağlıcakla.