Devrimci bir dostumuz “İnsanlara saygı olur fikirlere olmaz” mealinden ve muhtemelen geçenlerde vefat eden İoanna Kuçuradi’ye ait bir sözle bir şeyler anlattığında gözümün önüne Doğu Türkistan, Rohinya, Filistin gibi mazlum ve mağdur coğrafyalar geldi.
Memlekette belki de Tanzimatın getirdiği terakki hamlelerinden bu yana dillendirilmeye başlanan bu ve benzeri görüşler kullanan açısından doğru olsa da bizce bir geçmişi ve birikimi nakıs bırakmayı amaçlayan, akıl kethüdalarının malayaniliklerinden başka bir şey değildi. Nitekim bu ve benzeri lakırdılar, münevverler tarafından topluma bilinçli ya da değil öyle bir dayatıldı ki beşeri hayatta ki hak ile batıl arasındaki o ezeli ve ebedi kavgada bize yol ve yön belirleyen ideolojilerin, inançların, geleneklerin içini boşalttı. Bu bir suç ise suçlunun ortağı adem oğlu oldu. İktidara ve güce olan aşkımız, modernizmi doğmalara karşı çıkma noktasına indirgeyen jakoben teslimiyetimiz, sorgulamak gibi bir mecburiyetimiz olduğunu ifade eden hem fodul hem hodbin ısrarlar fikriyatımızı sefilane bir yöne taşıyacak olan kapıları araladı.
Türkçülüğün veya İslamcılığın serancamı, günümüzde neyi amaçladıkları tartışmalarından bağımsız olarak Türkiye’nin geldiği aşamada bu iki fikrin müntesiplerinin içinde bulunduğu hal ve çelişkiler nedendir bilinmez ama bizlerde müflis bir mirasyediyi tahayyül ettiriyor.
Türkçülerin, İslamcıların önemli bir kısmının unuttuğu 1 Ekim 1947 tarihi Müslüman Türklerin tarihindeki kara günlerden biridir. “Kızıl” Çin, bu tarihte Doğu Türkistan’ı beşinci kez işgal ederek koca bir ülkeyi, devasa bir medeniyet membaını yeniden yutma politikasına başladı. Çin bu politikayı özellikle Batı Medeniyetinin SSCB’nin dağılmasından sonra kendisine ait değerleri benimsememiş İslam coğrafyalarını ve Müslümanları yeni düşman olarak ilan etmesinin oluşturduğu fırsattan yararlanarak yapması kırımı ve asimilasyonu kolaylaştırdı. Çin için fırsat öyle büyüktü ki 100 yılda veya büyük bir savaş hengamesinde yapılabilecek asimilasyon ve soykırım uygulamaları Doğu Türkistan’da gökten boşalan sağanak yağmur misali tufana dönüştü. Bu tufan öyle bir tufandı ki geriye ne Uygurların Turfan şehri kaldı ne de Kaşgar’ı.
Türk İslam Medeniyetinin ortaya çıktığı Doğu Türkistan manevi kimliğinden koparılırken AK Parti Hükümeti ve onun ulusalcı iktidar ortakları Doğu Türkistan sorununda hiçbir zaman net bir duruş sergilemedi. Bu partilerin içerisindeki sözde Türk Milliyetçileri ise kaçak dövüşe hep devam etti. Ne de olsa Çin’in sağladığı yeni konfor alanları Batı’nın verdiği konfor sahası kadar kıymetliydi.
Doğu Türkistanlı anneler kısırlaştırılırken, sözde kardeş aileler uygulamasıyla Uygur kızları cariye yapılmaya çalışılırken, kuran okuyan, namaz kılan, oruç tutan, helal gıda hassasiyeti taşıyan ne kadar Türk varsa Çin Hükümetince zindanlara atılıp benliklerine prangalar vuruldu. Eziyet artarak yaşanırken ağzını açmayan “Torosların Kızı”, “Yörük Kızı” unvanlı AK Parti Antalya Milletvekili Tuba Vural Çokal gibi vekiller 3 Ekim Türk Dünyası Günü mesajları yayınlıyor. “Yörük Kızı” yayımladığı mesajla: “Orhun’dan Anadolu’ya, Türkistan’dan Balkanlar’a uzanan büyük Türk tarihi; aynı ruhun, aynı millet şuurunun temelidir. Türk dünyasının birliği, Türk milletinin ortak ülküsüdür” şeklinde bir paylaşımda bulunuyordu. Sayın Çokal bu mesajı atarken belli ki Doğu Türkistanlı kadınların cezaevlerinde uğradığı tecavüzlerden, çocuklara domuz eti yedirilmesinden, köle işçi olarak kullanılan gençlerden ve ceza evlerine atılmış her türlü işkenceden geçirilmekte olan erkeklerden ya haberi yoktu ya da Doğu Türkistan’ı Türk olarak görmüyordu? Adı geçen Türk Milletinin Vekili neden Türklükle ilgili büyük laflar ederken Çin’in Doğu Türkistan’daki Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerine ses çıkarmıyor, bununla ilgili uluslararası alanda ya da memlekette farkındalık oluşturmak için bir çaba sarf etmiyor, konuya dair bir mesaj yayımlamıyor? Kendilerine veya partilerine bu soruları sorsak muhtemelen “devletin ali çıkarları” diyerek konuyu geçiştireceklerdir. Ama söyleyecekleri hiçbir şey onların Doğu Türkistan meselesindeki sukutlarının affedilmezliğini tolere edemeyecektir. Sayın vekilin 3 Ekim tarihli mesajında geçen Orhun Vadisindeki kitabelerden bir hatırlatma yapalım: “Çin milletinin sözü tatlıdır, ipek kumaşı yumuşaktır. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp düşmanını dost yapar. Dostluktan sonra, kötülüğe başlar. İyi bilgili, cesur insana izin vermez, çalıştırmaz. Çin’in tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanırsan ölürsün”.
“Yörük Kızı” tanımlamasını her fırsatta kullanarak Türkistan’la ve Türklükle olan bağını bizlere sürekli hatırlatma ihtiyacı içindeki Türk Milletinin sayın vekili Tuba Vural Çokal, 3 Ekim’de Türk Dünyası Günü mesajını yayımlarken İstanbul’da Türkiye’ye sığınmış otuz üç yaşında, iki çocuk annesi Doğu Türkistanlı Uygur Türkü olan Kuran Kursu Hocası Akide İsmail Hanım herhangi bir açıklama yapılmadan polisler tarafından evinden alınarak meçhule götürüldü. Nereye ve hangi gerekçelerle götürüldüğü net değil. Ancak konuyla ilgili Uygur Haber Ajansı, Akide İsmail Hanım’ın geri götürme merkezine alındığına dair bir haber yayımladı. İhlas Haber Ajansı ise Akide Hanım’ın DEAŞ operasyonları kapsamında gözaltına alındığını ileri sürdü. Gerekçe ve gerçek nedir belli değil. Çünkü kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmıyor. Haberde geçtiği gibi Akide Hoca gerçekten geri gönderme merkezindeyse ve Çin’e iadesinin yapılması hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın eğer gündemdeyse vay bizim halimize. Normal şartlar altında “iade yapılamaz” dememiz gerekirken ülkeyi yöneten iktidarın Filistin davasındaki gibi dik ve tutarlı bir duruşu olmayan AK Parti iktidarı olduğunu hatırlayınca her şey değişiyor.
Tuba Vural Çokal gibi Türklüğü kimseye bırakmayan vekilleri sadece vicdana değil tutarlı olmaya da davet etmek gerekiyor. Sayın vekil Tuba Vural Çokal Manavgatlı seçmene düğünde, sokakta, ziyarette Türklük edebiyatı yapıyorsa Çin’in Doğu Türkistan’daki zulmünü, soykırımını, asimilasyonunu, Çin’in sömürü politikalarını görmezden gelemez ve kendi sorumluluğundan da kaçamaz!
Sayın Çokal’dan beklentimiz tutarlı bir davranışın yansıması olarak Akide Hanım’la ilgili neler yaşandığını öğrenmesi ve ona sahip çıkmasıdır. Eğer cezayı gerektiren bir suç varsa Türkiye’de Türk hukukuna göre yargılanmasını sağlamaya çalışmalıdır. Ancak bu sahip çıkma Manavgatlıların yıllardan beri arzuladığı Manavgat Devlet Hastanesi inşasının tamamlanmasına yönelik gösterilen duruşla değil Müslüman Türklerle özdeşleşen civanmertlikle olmalıdır.
Gelelim diğer konuya yani İslamcıların “Orta Yolcu” olmasına. “Orta Yolcu” deyimini bireysel ve toplumsal çürümeyle bazı Müslümanların karakterinde ortaya çıkan deniyyeti ve şuursuz, sözde ağır abileri kastetmek için kullandığımızı hemen belirtmeliyim. Orta Yolcular deniyyetin sonucu olarak olaylara göre dengeli davranmayı tercih ederek ideolojik tutumlarını terk etmeyi, onları rant için satmayı çok sevdiler. Toplumun yakından takip ettiği olaylarda şövalye ruhuyla ortaya çıkıp medeniyet dersi vermeye çalışan ağır abi rolündeki bu “Orta Yolcular” rezilliğin kılavuzu olma gülünçlüğünü de kimseye bırakmazlar. Kısacası “Orta Yolcular” için sıfatlar ve statüler kırmızı çizgidir, vaz geçilmezdir.
Bizim sözde İslamcı ve mütedeyyin ağır abiler 5000 Rohinyalı Müslümanın sığındığı Müslüman Malezya tarafından putperest Myanmar Hükümetine teslim edilirken, putperest Hindu hükümeti festival gerekçesiyle Babür Camilerini yıkarken, Doğu Türkistan inim inim inlerken düğünde halay çeker, şiirleri güftelerle okur, pikniklerde cirit atar, hatıra fotoğrafı ve videoları çekerler. Merhum Necmettin Erbakan’ın bahsettiği “Poz Mücahitleri” bunlar olsa gerek. Türk toplumunu putperest ve Siyonist tehlikeye karşı uyarması gereken müftüler, din görevlileri, tarikat ve cemaat liderleri hoş beşlerde zaman geçirip, mükellef sofralarda göbek yaparken Nepal’de Müslüman bir kadın Hz. Sümeyye gibi işkencelerle aşağılanıp sahabeden Abdurrahman bin Hasan Anezî gibi toprağa diri diri gömülerek şehit edildi. Mütedeyyin “Orta Yolcu” ağır abilerimiz AK Parti iktidarının fon vurgunlarına, faiz lobilerine memleketi teslim etmelerine aldırmaksızın İslami bir iktidar olarak dünya liderliği güttüğü palavrasının en büyük destekçisi oldular. Yani mütedeyyin “Orta Yolcular” bu maskaralıkta kullanışlı aparat olarak “Hakkı Hakim Kılma” amacından vaz geçtiler.
Filistin ile ilgili düzenlenen etkinlikler, bilinçlendirme çalışmaları Rohinya, Doğu Türkistan ve Hindistan, Hint altında yer alan memleketlerdeki putperest vandallığı engellemek için yapılmadığı müddetçe hem öksüz hem de yetim kalmaya mahkumdur. Beğenilse de beğenilmese de Gazze olayları Filistin sorununda hem Türkiye’de hem de Batı Dünyasında bir farkındalık ihya etmişse de bugün ne Manavgat’ta ne de ülkenin diğer yörelerinde İslam Dünyası üzerindeki Çin, Hint, Budist ve Putperest düşmanlık yeterince bilinmiyor, fark edilemiyor. Atılan sloganlar bir şeyleri değiştirmese de aslında atılan her slogan gelecekteki Türkiye’nin habercisidir. “Orta Yolcu” olarak İslamcı görünebilirsiniz ama vicdan ve akıl sahibi insanlar olarak zulmün tamamına da karşı çıkabilirsiniz. Putperestlere, Siyonistlere ve Emperyalist Batıya karşı Müslümanların korunabilmesinin ancak merhum Necmettin Erbakan Hocanın ve Milli Görüşün işaret ettiği gibi D-8 gibi oluşumlarla gerçekleşebileceğini bu millete hatırlatabilirsiniz. Bu işler Müslüman toplumların istenci, istenç ise ancak toplumların şuurlandırılmasıyla ortaya çıkabilir. Köy odasından mülhem mekanlarda şiir okuyarak bir yere varılamayacağını her halde alemi İslam’ın yaşadığı bunca felaketlerden öğrenmişsinizdir. Unutmayalım ki “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler”. Eğer bu idrak yoksa sahte İslamcı libaslarınızı çıkarın ve gerçek niyetlerinize göre siyaset yapın.
Kalın sağlıcakla.






